Hande's Way

RSS

SİZİN HİÇ KAPLUMBAĞANIZ ŞİŞMANLADI MI?

 

http://bit.ly/wlea6j

Kaplumbağalar Şişmanlamaz Çünkü Kabukları vardır hakkında cnnturk.com’da çıkan yazı

Oyuncu Merve Engin bu sezon 3 oyunla çıkıyor sahneye. “Kıyıya Oturmanın Böylesi” 2. senesini tabir-i caizse “dolu dolu” yaşarken, oynadığı diğer oyunların da (Mine Söğüt’ün Sinekler Sevişirken’inin ve kendi yazdığı Kaplumbağalar Şişmanlamaz Çünkü Kabukları Vardır’ın) dolup taşmasını istememek işten değil.

Kaplumbağalar şişmanlamaz çünkü kabukları vardır ve bir oyun size tek kişiyi 1 saat boyunca göz kırpmadan izletiyorsa, ortada nefis bir performans ve iyi bir metin vardır. Oyuncu Merve Engin ismi de kendi kadar orjinal güzel bir oyun yazmış. Aslında sahnede yazmaya devam ediyor demek daha doğru çünkü oyunun büyük bir kısmı sahnede şekilleniyor.
 
Uzun zamandır methini duyduğum ama denk getiremediğim ‘Kaplumbağalar Şişmanlamaz Çünkü Kabukları Vardır’da Merve Engin’in yani oyundaki Zeynep’in oturma odasında konuk gibiyiz. O anlatıyor, güldükçe gülüyor, ağladıkça daha da gülüyoruz. Hayır sadist değiliz, sadece Zeynep’in tüm veryansınlarına şahit, tüm şikayetlerine kendi tarihimizden aşinayız. Çünkü hepimiz toplum baskısı ile daha da zayıflamaya zorlanan, sürekli diğer kızlarla yarıştırılan, dalga geçilen 21. yüzyıl genç kadınlarıyız. Hepimiz kendimiz olmanın ne kadar değerli bir şey olduğunu unutmuş, ‘diğerlerine bakan’ız.
 
Merve Engin’in yani oyundaki Zeynep’in bahsini ettiği ‘Güzelliğine güvenip aklını ferah tutan kadınlar’ tanımlamasına gülmeyecek ya da ‘Kadınlar 2’ye ayrılır; güzel kadınlar ve yüzü güzel kadınlar’ a kahkaha atmayacak var mıdır bilmiyorum ama oyunda da geçen ‘kendini separatör gibi hissetmek’, hissetmediği şeyleri söylemek zorunda kalmak, yandan bakıldığında ‘kağıt’ gibi gözüken kadın ne demek bunu çok iyi biliyorum.
 
Oyunun interaktivitesi de çok yerinde ve daha da önemlisi ayarında. Seyirciye oynamıyor, onları tedirgin etmeden seyirciyle sohbet ediyor Merve Engin. Öyle bir sohbet ki oyunun sonlarına doğru bölündüğünde ‘Of nerden çıktı bu şimdi, daha anlatacakları vardı’ diyebiliyorsunuz içinizden, Sonrasıysa tam anlamıyla ‘iyilik güzellik.’
 
Merve Engin bu sezon 3 oyunda birden oynuyor; ‘Kıyıya Oturmanın Böylesi’ ve ‘Kaplumbağalar Şişmanlamaz Çünkü Kabukları Vardır’ dışında Mine Söğüt’ün yazdığı ve yönettiği  ‘Sinekler Sevişirken’de de kendisini izlemek mümkün. Ve aramızda kalsın ama Kamplumbağalar ve Sİnekler Sevişirken’i Nisan’da son kez oynayacağından bahsediyor. Bu bahsi kapatması için siz siz olun mutlaka bu oyun(lar)a gidin. Ve sonrasında ‘iyi ki varsın Merve Engin’ demeyi unutmayın. Ben unutmadım…

Oyuncuların içinden çıkamayan “katiller”

‘Pragma’ oyunu hakkında cnnturk.com’da çıkan yazım…

http://bit.ly/zTciqq

Bu sezonun sevilen dizilerinden Kuzey-Güney dizisinin Güney’i Buğra Gülsoy’un yazdığı “Pragma”, 5 azılı katili taşıyor sahneye. Oyunun yönetmeni de azılı katillerinden Ted Bundy’si de Gürsoy. Oyuna ilginin büyüklüğü aşikar ama bu ilgi sürer mi şüpheliyim.


Hande Sönmez—   Kabul etmeli. İddialı bir “celebritysi” var bu oyunun. Enteresan bir konusu. Gayet “cool” bir broşürü.

Tarihte bilinen 5 azılı katili ele alması heyecanlandırabilir sizi. Hele de son zamanlarda bu kadar farklı tiyatro gruplarından son derece eli yüzü düzgün oyunlar çıkmaya başlamışken, bir umut yaşatabilir insanı. Bir umuttu yaşatan insanı ve emek de tiyatroyu ama maalesef tiyatroyu yaşatan “emek” Pragma’yı kurtarmaya yetmiyor bu sefer.

Katillere dinletilen bir klasik müzik sekansı ile açılıyor oyun. Klasik müziğin katiller ve canilerin ortak paydasında yer alan öğelerden biri olması klasiktir ne de olsa…

Sonrasında her bir karakterin haykırışına, bağrışına, feryadına sonra birbirlerini itip kakmalarına (pek nedenini anlayamasak da) şahit oluyoruz. Sebepsiz yumruklar tekmeler havada uçuşuyor. Hakkını vermeli; bazılarının eften püften de olsa bir nedeni var elbette. “Katil bunlar itişmeleri için sebep mi lazım?” demeyin çünkü o zaman izlediğiniz şey anlamlanmıyor.

Katillerden Charles Manson ismen ve kısmen cismen var oyunda. Çünkü ölmüş ve diğer katil yamyam Albert Fish tarafından tabir-i caizse tadına bakılmış.

Katillerin arkasındaki öyküleri bekliyoruz sonra, ancak bir iki cümlelik çocukluk anılarından ileri gitmeyen cümleler son derece yüzeyde yüzüyor. Özellikle Albert Fish’i oynayan Mert Öner’in değil katil, cüzdan çalan bir suçlu olduğuna dahi inanasınız gelmiyor. Vurgusu, sesinin tonu maalesef inandırıcılıktan uzak. Diğer oyuncuların da ağzından çıkanları anlamakta zorlanıyoruz zaman zaman. Sonra keşke diyoruz izlerken biraz daha ipucu alsak, biraz daha derinleşebilsek karakterler üzerinde ve keşke öyle bir performans izlesek ki “Anne ben çirkin miyim?” diye ağlayan katil Chikatilo’ya acımamız mümkün olsa… Ama maalesef ne performans ne de metin açısından bu çok mümkün olamıyor.

Çok daha popüler işler yapabilecekken tiyatro ile uğraşmayı, insanlara tiyatroyu sevdirmek için bir adım atmayı seçen oyunun yönetmen ve yazarı Buğra Gülsoy’a saygı duymamak ne mümkün. Ancak keşke onun da oyunu sahneye koymadan önce değişiklikler yapması mümkün olabilseymiş. Çünkü Pragma vaadini gerçekleştiremeyen bir oyun olmaktan kurtulamamış. Merakınızı gidermek isterseniz tabii ki izleyin ancak siz siz olun benim gibi oyuncuların içinden o katillerin çıkmasını beklemeyin…

ONLAR EVDE, BENZERLERİ SOKAKTA…

Herkes gibi methini çok duyduğum bir şarkıdan, oyundan, filmden …vb yüksek beklentilerim var. Ve dinledikten-seyrettikten sonra sonuç beni çok da mutlu etmediyse ‘Beklentim yüksekti ondan çok beğenemedim, yoksa güzel aslında’ yalanına kolay kolay sığınmam. Duyduğum övgülerden sonra Yok Oğlum Biz Evdeyiz’den de beklentim çoktu ama çıkışında yalandan bahanelere de zaten gerek yoktu.

            Acıbadem’deki bir evdeyiz. Bir sevişme sahnesi ile açılıyor oyun. Görmeden görmüş kadar olduğumuz bu sahneden sonra esas kızın abisinin ve diğer ‘delikanlıların’ eve dalışıyla bu evde geçenleri seyrediyoruz. Aslında tam anlamıyla ‘seyirci kalıyoruz. Oyunda, benzerlerini sokakta çokça görebileceğimiz bir grup genç delikanlının ve hayatını kısıtlamalarla geçiren bir genç kızın -nispeten okumuş ve kendinden iyi durumdaki bir adamla evlenerek daha az kısıtlanacağı bir hayatı düşleyen bir genç kızın- hayatlarından 70 dakika izliyoruz.

            Köşede kıstırılacak kadın, ‘bacı’ları olarak görmeleri gereken kadınlar, aşık olunan kadınlar, sadece iç geçirerek uzaktan seyredebilecekleri kadınlar var bu adamların dünyalarında. Hadi dürüst olalım: birçok adamın dünyasında durum bu. Birinin ‘kutsal’ gördüğü ötekinin iç geçirdiği , seviştiği kadın olabiliyor pek ala. Varsın olsun ama yeter ki bilinmesin, bilmesinler.

           Evet oyundaki erkekler bunlar, peki ya kadınlar? Oyunda tek bir kadın var ve o da evlenip paçayı kurtarmak derdinde. Abisi ve babasına değil kocasına bağımlı yaşamak derdinde. Ne yazık ki sadece küçük mahalledeki Ayşegül’ün değil, büyük şehirlerde kendi imkanlarıyla ayakta duran çoğu kadının da en büyük hayalinin bu olduğunu söylemek lazım gelmekte.

            Oyun bir sevişme sahnesinin görülmeden de ne kadar etkili olabileceğini göstermesi ile, karakterlerinin tüm geçekçiliği hatta neredeyse oyuncu bile diyemeyeceğimiz doğal performanslarıyla bize seyri güzel bir 70 dakika yaşatmasıyla, ‘günceli’ yakalamasındaki başarısıyla bu senenin izlenen ‘en güzel oyunlarından biri’ yakıştırmasını hak ediyor.

           Yok Oğlum Biz Evdeyiz’in finali geldiğinde adeta ‘bu bir oyun değil, bu gerçek’ dercesine seyirci alkışlamaya imkan bulamadan sahneyi terk ediyor. Şaşırsa da çok da şaşırmıyor aslında, biraz düşünüyor, oyuna ne kadar seyirci kaldığını, ne kadar bu oyunun içinde olduğunu sorguluyor. Kısacası seyirciye dokunmadan dokunmaya çalışıyor Yok Oğlum Biz Evdeyiz ve Görkem Şarkan’ın iddasında olduğu ‘gerçekliği’ en yüksek dozda veriyor. Yok Oğlum Biz Evdeyiz, bu sene gerçekten görülmesi gereken oyunlardan. Mutlaka gidin, gitmeyenleri uyarın. Serbest Bölge’nin sahynelediği bu oyunu İkinci Kat’ta izleyebilirsiniz.

Yazan: Görkem Şarkan

Yöneten: Görkem Şarkan

Oyuncular: Esme Madra, Görkem Şarkan, Deniz Celiloğlu, Mustafa Barış Koçkar, Ersin Olgaç

‘Supernova’ buraya, yumruk havaya

Tribünler kadar kalabalık olmasa da oyun bittiğinde tribünler kadar büyük bir coşkuyla alkışlıyor oyuncuları seyirci. Çünkü ‘Supernova’ nam-ı diğer Beautiful Burnout beklentileri her oyunuyla bir çıta yukarı taşıyan DOT Tiyatrosu’nun belki de en iyi oyunu.
Oyun, zenginliğin kalbine giden yolun karşı tarafın midesine indirilen yumruklardan, yani bokstan geçtiğini düşünen yetenekli bir grup gencin mücadelesini anlatıyor.

Hem hayatta kalma, hem boks yapma, hem de boks yapanların içinden sıyrılma hikayesi. Boksun büyülü dünyasına girmek için hepsinin farklı ‘yan sebepleri’ olsa da ana sebepleri aynı aslında : çok kaba tabirle ‘yırtmak’ dertleri. Kimsenin karşı koyamayacağı kadar insancıl bir güdü. Hayatta kalmanın yolunun ‘ayakta kalmaktan’ geçtiği bir dünya var Beautiful Burnout’ta. Çok çalışmak, gözünü karartmak, cesur olmak… Ve tüm bunların yetmediği durumlar da var. Hem Supernova da (Beautiful Burnout) hem de hayatta…

Supernova (Beautiful Burnout) aynı zamanda bir adanmışlık hikayesi. Sadece boksun kendilerine yettiği hayatlarını boks için hiç düşünmeden feda eden gençlerin mücadelesi.  Her taraf karanlıkken boks bir küçük ışık yakıyor hayatlarına ve o ışık tüm odaya yayılsın diye hepsinin derdi ‘Hep karanlık, hep karanlık yeter artık’ deme yöntemleri belki de bir nevi.

1,5 senelik çok sıkı bir çalışma süreci geçirmiş her bir oyuncu. Ve her bir oyuncu gerçekten parmak ısırtan bir performans sergiliyor. Birini birinden ayırmak, ayırmayı düşünmek dahi zor. Emeklerinin fazlasıyla karşılık bulacağını ummayalım, herkese anlatalım ve emekleri karşılık bulsun diye düşündürtüyor izlerken. Pınar Töre, Tuğrul Tülek, Cemil Büyükdöğerli, Emre Yetim ve Hakan Kurtaş aynı oyundaki gibi gerçek bir yıldız. Koç Ünal Silvarsa ustalığını konuşturuyor. Berrak Kuş iyi olmakla birlikte sesi ve vurgusu konusunda biraz düşündürtüyor sadece.

Beautiful Burnout’u DOT Tiyatrosu’nun Maçka G-Mall’daki yeni salonunda izlemek mümkün. Sezon ortası sahnelere gelen bu hareketi kaçırmayın.

Detaylı bilgi için: info@go-dot.org
www.go-dot.org

Feb 3

“Okuyup da oynamak istememek mümkün değil”

http://bit.ly/ywZHx7

 
Hakan Kurtas’ı, bu senenin başarılı ve ‘aldım verdim ben reytingi yendim’ dizilerinden Bir Çocuk Sevdim’in başrol oyuncusu olarak tanıyoruz. Kurtas, DOT Tiyatrosu’nun son harikası ‘Supernova’da (Beautiful Burnout’ta) Cameron rolünü de çok büyük bir başarıyla ve dahası ‘tutkuyla’ oynuyor.

Hande Sönmez—   Yıldız olmak isteyen, boksla kıssadan hisse şöhret olma derdindeki gençlerin hikayesini anlatan, ‘görsel şölen’ kelimesinin sözlükteki karşılığı olabilecek oyun Supernova’yı ve oyunculukla ilgili düşüncelerini Kurtas’a sorduk.

* Öncelikle DOT’la yolun nasıl kesişti?


Ben Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Oyunculuk mezunuyum. Son sınıf öğrencisiyken 2 sene önce DOT’ta Punk Rock’ın seçmelerine katılmıştım, oyuncularından biri oldum daha sonra. Ve şimdi Supernova’yla (Beautiful Burnout’la) yine DOT’ta devam ediyorum.

* Oyuna hazırlanırken çok zorlu bir süreçten geçtiğinizi biliyoruz bir de senden dinlemek isteriz:


Tiyatro yapan ayrı ayrı oyuncularken bu oyun için farklı bir enerji oluşturduk. 1-1.5 sene boyunca gerçekten acımasız bir boks antremanı sürecinden geçiyorsunuz. Boksun o kendi acımasızlığı dışında başka bir acımasızlığı da var. Koreografi ve dans çalışmaları dışında da psikolojik olarak böyle bir serüvene hazırlanma süreci geliyor. Bizi çok başka bir şekilde bağladı.



Boks ve oyunculuk çok da paralel şeyler aslında; boksta da oyunculukta da herkesin kendi stili var. Boksta da gözünün içine bakmak zorundasın karşındakinin, oyunculukta da aynı şekilde ve birbirimizi çok farklı bir şekilde anlamaya başladık. Bu süreç bizi çok iyi bir ekip haline getirdi. Her oynadığımızda da bunu hissetmeye başladık. O dönemki antreman sürecinden, devamlı zaman geçirmekle de ilgili bir şey. ‘Boks öğrendik, dans öğrendik’ diye değil bunun dışında da iyi bir ekip haline geldik biz, güzel bir sinerji oluştu kısacası.

* Yazar Bryony Lavery’nin Frozen oyunundan sonra yazdığı pek çok oyun var aslında.  Neden Supernova (Beautiful Burnout)’yı sahnelemeye karar verdiniz?

Tuğrul’la Pınar, Özlem Abla (Özlem Daltaban) da yurt dışında izleyince sahnelemek istiyorlar, sonra biraz daha bakınca, irdeleyince çok daha başka şeyler anlatabileceğimizi keşfettik. Bu oyun tesadüf değil ama tamamen kesin bu olacak diye önceden karar verilmiş de değil aslında.

Supernova (Beautiful Burnout) herkesi heyecanlandıran bir işti. Okuduğunuzda oynamak istememek mümkün değil. Sadece yapabilir miyim, becerebilir miyim acaba? durumu söz konusu oluyor yoksa istememek diye bir şey söz konusu değil.

* Sence Supernova (Beautiful Burnout) en çok neyin altını çiziyor?

Oyunun genelinde de benim sahnelerimde de geçen, hissettiğim şey şu: Bir yıldız olmaya çalışırken, yapılan şeyler, o süreçte yaşadığımız şeyler aslında gerçek hayat. Sahnede olan şey de o. 1.5 sene önce çok daha farklıyken o süreçle geldiğimiz bu hali de anlatıyor, sahnede de o süreci yaşıyoruz hep beraber ve hayatımız aslında o süreçler.

* Supernova (Beautiful Burnout) daha önce Edinburgh’ta sergilendi. Şimdi Avustralya’da turnede oynanıyor. Buradaki Beautiful Burnout’un orijinal oyundan ne gibi farkları var?

Mesela dövüş sahnelerinin daha farklı olduğunu biliyorum. Ama baktığınızda da sonuçta oyunun yönetmeni ayrı, oyuncuları ayrı. Dolayısıyla da mutlaka birtakım farklılıklar söz konusu. Metin, ‘mesele’ aynı tabii ki. Ama şu andaki halinden bir kişiyi çıkarıp başkasını koysanız da çok değişecektir.

* Senin metinlerini sevdiğin, metinlerini okuyunca o metinleri sahnelemek istediğin yazralar kimler peki?

Çok var aslında. Daha önce içinde yer aldığım Punk Rock’ın da yazarı Simon Stephens var. Simon Stephens’ın Pornografi oyununun da metnini beğenmiştim. Philip Ridley’i seviyorum. Bunun dışında hikayelerini okuyup çok sevdiğim Hakan Günday var, onun hikayelerinin her yöne çekilebilecek tarafları var. Sonra Berkun Oya var. Sam Shepard’ın metinleri önemlidir, onla başladık modern metinlere diyebilirim. Sadece İngiltere‘den çıkan yazarları seviyorum gibi bir yaklaşımım yok ama İngiliz yazarlar favorilerim arasında.

* In your face dışındaki türdeki oyunlarda oynamaya nasıl bakıyorsun?

Ben bir ara Samuel Beckett’e epey takmıştım. Ömrünün sonuna kadar takacağın yazarlar var bit de bir ‘hiç’ten bahsediyorlar ve o hiç’lik hiç bitmediği için takılı kalman da normal aslında. Bir ara absürde takmıştım ama insanlara dert anlatmanın en çok in your face ile olduğunu düşünüyorum. 10 yıl sonra başka bir şey daha iyi anlatabilir zaten tiyatro devamlı devinen ve değişen bir şey olduğu için.

Ben bu değişimi anlatması açısından Fincher’ı bu konuda çok iyi bir örnek olarak görüyorum mesela. Önce ‘Seven’, birkaç yıl sonra ‘Fight Club’ 10 yıl sonra ‘Social Network’. İnsanların nereye gittiği, yaşanan değişim bu kadar güzel anlatılabilir.  

* Tiyatro için söylenen ……………’yı klişe buluyorum dediğin şey?

‘İnsanı insana insanca anlatma sanatı’ sanırım:

* Son dönemde izlediğin ve tavsiye edeceğin oyun ve filmler?

Almodovar’ın son filminden (İçinde Yaşadığım Deri) çok etkilendim. Bir şeyler yaratmaya çalışan bir insan olarak da çok etkilendim.

Annemi Öldürdüm filminin yönetmeni Xavier Dolan’ı çok seviyorum mesela, ‘başucu yönetmeni’ diye bir şey varsa o benim başucu yönetmenim. Onun dışında Zenne’den çok etkilendim. Film olarak çok başka bir yerde Türkiye’de. Oyun olarak da Güzel Şeyler Bizim Tarafta ve yine KREK’in bir oyunu Bomba’dan çok etkilenmiştim.

* Beautiful Burnout dışındaki diğer projelerden bahsedersek?

Bir Çocuk Sevdim dizisi var. 19 bölümdür devam eden, şimdi Star’a geçen, hikaye kalitesinden bir şey kaybetmeyen içinde işini çok severek çalışan insanların çalıştığı bir dizide yer alıyorum ve bu yüzden çok şanslı hissediyorum kendimi.

* Bir twitter hesabın veya Facebook‘ta bir fan page’in var mı?

Benim yönettiğim bir Twitter hesabı yok. FB fan pagede de benim değil başka arkadaşların oluşturduğu bir sayfa var.

Feb 3

“Tiyatroda ‘canlı’yız, bizi ‘indiremiyorlar”

http://bit.ly/ypTXeP

Oyunculuk dendiğinde akla ilk gelen şeylerden biri de şişkin egolar. Bu genellemeye istisna olacak pek çok oyuncu da var muhakkak ancak zannediyorum Mert Fırat istisnalar arasında ipi göğüslemiş, hem de galiba hiç farkında olmadan.

Hande Sönmez—   Başarısı mutlaka önce yeteneğinden ve vizyonundan ama bence biraz da ‘kendi gibi’ olmaktan geliyor…

Oyun Atölyesi’nde devam eden Testosteron, Londra’da Shakespeare oyunlarının yarışacağı Londra Olimpiyatları’nda oynanacak Antonius ve Kleopatra, yazın başlayacak yeni film projesi derken, önündeki programı da kendi gibi dopdolu…

* Testosteron’un bu sezon 4. sezonu seneye de devam mı önce onu soralım?

Evet devam. Yeni bir oyun çalışıyoruz ama Testosteron’a yine devam edeceğiz. Artık ayda bir hafta mı olur her pazartesi mi olur sıklığı ne şekilde olur çok bilemiyorum ama seneye de devam edeceğiz.

* Testosteron Polonya’da uzun süre oynamış bir oyun. Sonra sinema filmi de çekilmiş. Sizce sinema filmi de olan bir oyunu uyarlamanın zorlukları nedir? Ya da var mıdır?

Evet Testosteron 5 sene Polonya’da kapalı gişe oynamış bir oyun ne mutludur aynı Türkiye’de olduğu gibi. Kapalı gişe oynuyoruz. Bu sezon 8 oyunumuz kaldı.

Polonya’daki filmi oyunun yazarı çektiği için ve o bakış açısından yani farklı bir açıdan çektiği için bizimkinden çok farklı aslında. Kemal Aydoğan’ın bambaşka bir bakış açısı, algılayış biçimi var var. Zaten tiyatro textlerini de özel kılan budur.

Sinemada da aynı konu hakkında çekilmiş yüzlerce film var. Yüzlerce film aynı şeyi anlatır ama bakış açıları farklıdır. Burada daha yerelden bakıyoruz, biz  erkeklik meselesi, erkeklikle hesaplaşma üzerine kurduk oyunu, üzerine de çok araştırma ve okuma yaptık.

Filmlerin sahnelenmesi ya da bu film-tiyatro karşılaştırmasını da baz aldığımda benim bir de iddiam var: Birisi 10 sene sonra bu röportajı okuduğunda hak verecektir belki bana: Dünya üzerinde performans sanatlarının satışı yükselmiş, ama Türkiye’de % 141 oranında yükselmiş.

Canlı ve burada’nın önemi, biz ona gerekli kıymeti verirsek, oyuncular, tiyatrolar ve seyirciler olarak; 10 yıl sonra tiyatro altın çağını yaşayacak. Çünkü bizi internetten indiremiyorlar. Ne müzik CD’siyiz ne de sinemadan çekilen filmiz.

Şurada bütün seyirciler oturup çeksinler kamerayla izlediklerinde bu onlara hiçbir keyif vermez. O yüzden tiyatro ve performans sanatlarının ölmesini bırakın, şu anda tam tersi satışlarını 2’ye katladığı bir dönemdeyiz.

* Oyunu izleyip ‘kadının aşağılandığını düşünen’ ve tam da tersi olarak ‘erkeğin kadın karşısındaki çaresizliğini anlattığını’ düşünenler olmuş. Siz ne dersiniz?

Ben bunun tümüyle bütün oyunun erkek diliyle yazılmış, erkeği hem diliyle hem hayattaki duruşuyla ve varoluşuyla hem tavrıyla çok sıkı bir şekilde eleştirdiğini düşünüyorum. Yönetmenimiz de böyle düşünüyor ki zaten böyle sahneye koyuldu bu oyun.

Hiçbir zaman kadının yerildiği ya da kadına hakaret edilen bir oyun değil. Oyunda küfürler kullanıyoruz, o….. f….. gibi laflar var bunlar tam da erkek dilinin kadın bedeni üzerinde oluşturduğu argümanlar. Öyle bir durum var ortada.

* Peki bir sonraki oyun projeniz?

Ben her sene farklı oyun projeleri teklifleri alıyorum. Ama bir türü denk gelmiyor. Oyun Atölyesi’nden çok memnunum ve tüm zamanımı alıyor. ‘Antonius ve  Kleopatra’ çalışıyoruz şu an; haftada en az 4-5 gün prova yapıyoruz. Oyun Londra’da Globe’da oynayacak. Shakespeare oyunlarının yarışacağı 2012 Londra Olimpiyatları’nda oynayacak; uluslar arası bir festival ve 38 ülke katılıyor. Haluk Bilginer var, Testosteron’dan Onur Ünsal var ben varım. Londra’dan önce de Mart gibi Türkiye’de sahneleyeceğiz. Önce burada oynayacağız.

* Sizin gönlünüzden geçen, textlerini sevdiğiniz ve oyununu sahnelemek istediğiniz yazar?

Shakespeare’in bütün textlerini oynamak isterim; o derinlik gerçekten nefis. Türkiye’de de çok değerli yazarlar var: Güngör Dilmen’in bütün oyunlarını oynamak isterim. Özen Yula’nın çok güzel oyunları var, Murathan Mungan’ın keza öyle. Türkiye’den çıkan çok çok iyi yazarlar var.

* Peki bir müzikal veya in your face gibi bir türde oynamak?

Yönetmenin şekil verdiği bir durum söz konusu aslında, mesele Antonius’u Oyun Atölyesi’nin nasıl oynayacağı ya da Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatroları Hırçın Kız’ı nasıl oynayacağına bağlı biraz da. Gerekirse oyunu in your face akımına da yaslayabilirsiniz elbette. Her oyunun ne söylemek istediğiyle ilgili, oyun in your face’i gerektirirse öyle oynanır o yapı müzikali gerektirirse o şekilde oynanır.

* Yakın zamanda izleyip tavsiye etmek istediğiniz bir oyun var mı?

Tehlikeli İlişkiler var, Vahşet Tanrısı var.

* Sinema filmleriniz en azından İlksen Başarır’la çektikleriniz sosyal sorumluluk yönü de olan filmlerdi. Sırada yine böyle bir film var mı?

Şimdi yeni bir filme hazırlanıyoruz. Önümüzdeki yaz çekmek istiyoruz. Ağustos’ta başlayacağız muhtemelen. Filmin ismi ‘Sizden Küçük Bir Ricamız Var.’

* Yakın zamanda izleyip tavsiye etmek istediğiniz filmler?

Sherlock Holmes’u beğendim, aslında son zamanlarda çok da gidemedim. Dedemin İnsanları ben oynadığım için söylemiyorum ama güzel bir film.

* Son olarak buradan duyuralım; twitter‘da hesabınız var mı?

Hayır yok, bir tane Mert Fırat var yazıyor bir şeyler bana devrederse alırım:

* Facebook peki?

Menejerimin yönettiği bir fan page var.

Feb 3

“Faşizm bireysel reaksiyondan başlar, sonra kitleselleşir”

 

 
Emre Kınay, kurucusu olduğu Duru Tiyatro‘da sahnelenen “Sondan Sonra” ve diğer projelerini CNNTurk.com’a anlattı.
 

Hande Sönmez 
 
Sondan Sonra’yı sahnelemeye nasıl karar verdiniz?

Önce oyunu okudum, Füsun Günersel  ile konuştum çeviri için. O da gerçekten çok güzel bir çeviri yaptı. Önce biraz onunla çalıştık. Ben yönetmenle çevirmenin çalışması esasına çok inanıyorum.

Ahu ile de (Ahu Türkpençe) hep  beraber oynama hayalimiz vardı. Okuyunca da başka kimse gelmedi aklıma ve Ahu’yu aradım. Ona gönderdim metni, o da tamam dedi. 52 gün boyunca meşakkatli bir prova sürecinden sonra 4 ay içinde de oyunu çıkardık. Mart 2010’da ilk oyunumuzu oynadık.

Yanılmıyorsam Duru Tiyatro‘nun ilk in yer face oyunu Sondan Sonra. Rejideki önceliğiniz neydi?


Evet ilk ‘in yer face’ oyunumuz. Ve rejideki önceliğim tamamen ‘gerçeklikti.’ Söylenenler çok gerçek, hikayesi gerçeğe çok yakın. Aslında biz türler ve tarzlar arasında çok ayrım da yapmıyoruz. Duru Tiyatrosu repertuar tiyatrosu mantığıyla kurulduğu için. Bu mantıkla kurulduğu için de örneğin klasik de yapabiliriz bir sonraki projede.  Hedefimiz 7’den 77’e hitap edebilecek oyunlar çıkarabilmek.

In your face’e gelince de, ona çok takılmıyorum ve in yer face’in bazı örneklerinden de çok hoşlanmıyorum aslında ama bu hikaye çok yaşamın içinden, anlattığı hikayede biraz fantastik öğeler var ama gerçek olma ihtimali var.

Bu metnin söylediği söz hem benin ülkem hem de dünyanın diğer ülkeleri için geçerli sözler. ‘Size her söyleneni söylendiği gibi kabul etmeyin.’ Bir şeyler söylediğiniz zihinler hastalıklı biz zihinse örneğin çok ağır sonuçları olabilir. Söyleyenlerin de kendi sözlerine dikkat etmesi lazım.

Örneğin bir politikacı, bir siyasetçinin ettiği laflar onlara normal gelebilir ama söylenenleri çok farklı algılayan zihinlerle karşılaşabiliriz ve karşılaşıyoruz da; Rusya‘daki okul baskını, metro saldırısı, Barselona’daki saldırı, Türkiye’deki sinagog baskınları. Mahallede çeteler kurup kendi anladığı biçimdeki adaleti dağıtmaya çalışanlar ilk aklıma gelenler.

Oyunda Mark’ın kendini ‘öteki’ olarak gördüğünü biliyoruz ama giderek şiddet dozunu arttırdığı davranışlarının neden kaynaklandığı çok verilmiyor metinde. Nedeni nedir sizce?

Birinci neden Mark’la çok empati kurdurmamak. Bir de bence nedeni biraz da şu: Hitler‘in bile yaptığını neden yaptığını anlatan 500 sayfalık bir kitabı var. Ne yaparsak yapalım egodan oluşuyoruz. Yanlış olduğunu bildiğimiz şeyleri yaparken bile bunu savunmaktan geri kalmıyoruz.

Mark’ın öteki olduğunu anlattığı kısım var oyunda. Alt benlik üste çıkıp da kontrol edemediği yerde oralarda ötekiliği ile yüzleşiyor ama onun dışında bunu yapmıyor. İnsanlarda da böyle.  Biz de insanlar koltuktan kalktıktan sonra 2-3 dakikasını düşünerek geçirsin istedik.



Hayatı olması gerektiği gibi mi yaşıyoruz? Birileri gitme dedi diye kapalı mekanlara gitmiyor muyuz? Hayatı erteliyor muyuz? sorularını sorsunlar, biraz bunları düşünsünler istedim. Bu kadar vahşet var mı derseniz evet var. Daha ağırı var.

Daha geçen günlerde lisede kulak kesmiş çocuklar. O kulak kesme eyleminin öncesine bakmak lazım. O kulağı kesenin, o şiddeti gösterenin korkusu var.  Birkaç tane korku var; birincisi korkuyorsunuz ve kapıyorsunuz, korkuyorsunuz ve duvar örüyorsunuz ve 3.sü korkuyorsunuz ve gözünüzü kapatıp işin içine dalıyorsunuz. Biz bu gözünü kapatıp işin içine dalan kısımla ilgileniyoruz. Oyunda Louis’in de korkuları var tabii; o duvar örmeyi seçmiş.

Oyunda çok nefret edilir şeyler yapmasına rağmen Mark’tan çok da nefret etmiyoruz aslında. Bunun nedeni  hepimizin içinde bir parça Mark olması mı?

Evet var tabii. Ben kendimde yakalıyorum bazen. Ben bir futbol meselesi tartışırken bile abimle kavga ettiğimi, abimi ittiğimi hatırlıyorum. Onun bir adım sonrası daha ağır şiddet zaten. Hepimizde var bu. Çünkü genimizde var.

Elmaya uzanırken ayağa kalktığımız andan itibaren insanoğlunda o şiddet olgusu var. İnkar ediyoruz sadece. Lacivert takım elbiseler giyince baskı altına alıyoruz. Ya da belirli bir sosyal durum içinde davranmaya çalışırken örtüyoruz.

Bir haber hatırlatacağım şimdi size bu oyunun güncelliğine de biraz işaret: Bir profesörün eşine uyguladığı şiddet; dışkı atması söz konusuydu. Tabaka da fark etmiyor. Akademisyen olmak, sokaktaki olmak, öteki olmak, beriki olmak  fark etmiyor. Önemli olan ‘insan olmak’. Tüm bunları tetikleyen sebeplerle yüzleştiğinizde insan olmayı başarabiliyorsanız hala, insanlara insan gibi davranmayı becerebiliyorsanız o zaman hayat yaşanılır oluyor.

Sondan Sonra pek çok şeye değiniyor; terörizm, şiddet, paranoya vs ama en çok şunun altını çiziyor dediğiniz şey?

En çok ‘faşizm bireysel reaksiyondan başlar sonra kitleselleşir’ in altını çiziyor. İki kişi arasındaki faşizm böyle bir şeyse bunun kitleselleştiğindeki tablo Irak‘ı da açıklar, Kuzey Afrika’yı da açıklar, Amerikan emperyalizmini de açıklar Fransa‘nın bugün gündemde olan tarihi gereksiz kurcalamasını da açıklar.

Duru Tiyatro‘nun repertuar tiyatrosu mantığını açıkladınız ancak bu yine de daha önce sahnelenmiş bir oyunu tekrar sahnelemeyeceğiniz anlamına gelmiyor değil mi?

Tabii öyle bir kuralımız yok ama dikkat ediyoruz buna. En azından yakın tarihte sergilenmiş oyunları sahnelemiyoruz. Ama tabii ki bir klasik yaparsak o Duru Tiyatro‘nun diliyle olacağı için başka bir yerde oynamış olması bizi çok da bağlamaz. Ama mümkün oldukça dünya tiyatro edebiyatının Türk seyircisiyle buluşamamış örneklerini sahnelemeyi tercih ediyoruz.

Tiyatro hakkında söylenen ………’yı klişe bulduğunuz şey nedir?

Tiyatro ölmüştür’ü çok klişe buluyorum. Çünkü yeryüzünde iki insan kalana kadar tiyatro devam edecek. O iki insan da dönüşümlü olarak bir oyuncu bir izleyici olacak.

Entelektüel cehaleti denen bir şey var Türkiye’de; bilmedikleri görmedikleri şeyler için ahkam kesiyorlar. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan çok kişi var. Geçenlerde Ahmet Hakan demişti bunu. Önce bir gelmek görmek lazım.

Duru Tiyatro‘nun diğer projelerinden bahsedersek?

Şubat ayında Tatlı Çarşamba isimli bir oyuna başlıyoruz. Yine Sondan Sonra’ın yazarı Deniz Kelly’nin bir oyunu var; Kahramanım Usame var. O da benzer bir içerik ama daha farklı bir söylemi var ona başlayacağız. Mayıs gibi düşünüyoruz.

Önümüzdeki sezon bir klasik yapma derdimiz var. Aşk Her Yerde bu sezon azalarak sahnelenmeye devam ediyor. Festival dönemine denk gelen belki festivalin içinde Usame’yi yapacağız. Sonra sezona veda edeceğiz.

Yazan: Denis Kelly
Reji: Emre Kınay
Oyuncular: Emre Kınay-Ahu Türkpençe
Çeviri:  Füsun Günersel

Ayrıntılı bilgi için: www.durutiyatro.com

Feb 3

“Dilin müziğini sindirmeyi keşfettim”

http://bit.ly/s5yEYs

 

Esra Bezen Bilgin… Bundan tam 6 sene önce Öner Erkan, yaptığımız bir söyleşide en beğendiği kadın oyunculardan olduğunu söylüyordu Bilgin’in. Yazıktır ki o güne dek izlememiştim kendisini. Ve izlemeyerek neler kaybettiğimi ilk “Şeylerin Şekli”nde keşfettim.

Hande Sönmez—  Sonra geçen senenin sonunda Mehmet Ergen’in rejisiyle “Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi” geldi.

Ukraynalı hayat kadını Dijana’yı canlandırmayan çok klişe ama doğru bir tabirle adeta yaşayan ve yaşatan Esra Bezen Bilgin’in performansı alkışı ama en çok da herkesi bu performanstan haberdar etmeyi hak ediyor belki de…

Öncelikle Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi’yi sahnelemeye nasıl karar verdiniz? Oyunun yazarı Lucy Kirkwood’la ve bu metinle tanısmanız nasıl oldu?


Londra’da Cleanbreak adında bir organizasyon var. Kadın yazarlar, yönetmenler ve prodüktörlerden olusan bu grup, ıslahevleri cezaevleri ya da korumaevlerindeki şiddet görmüş ya da suça bulaşmış kadınlarla uzun suren çalışmalar yapıp edindikleri izlenimleri ve tecrübeleri bir oyun metnine dönüştürüyorlar.

Bu organizasyonu ve verdikleri ürünleri daha önce duyuyor, takip ediyordum. Oynadığımız bu metin de yine Cleanbraek’in bu tarz bir çalışmasının ürünü. Oyunun yönetmeni Mehmet Ergen, Lucy Kirkwood’un bu tekstini Talimhane Tiyatrosu’nda sahnelemeye karar verdi. Djana rolünü bana teklif etti. Ardından uyarlama fikrini ortaya attı, oyun Türkiye’de geçecekti. Seçil Honeywill uyarladı, partnerim Güliz Gencoğlu da ekibe dahil oldu ve çalışmaya başladık.

Sonrasında Mehmet ve Seçil Londra’da yazarla biraraya geldiler ve oyun ve uyarlama ile ilgili kafamızı karıştıran her şeyi kendisi ile konuşma fırsatımız oldu.

Biliyoruz ki oyunun adı kalp ameliyatı geçirmiş bir kızın sözleriymiş gazetede görmüşsünüz. Oyunun orjinal ismi neydi?


Oyunun ismini biz koymadık, yazarın koyduğu orjinal ismini kullaniyoruz. Neden bilmiyorum herkeste bu kanı oluşmuş. Evet, oyunun icinde gecen bir cumle, aynı zamanda oyunun ismi.

Oyunda aksanın da çok ilgi çekici ve başarılı olduğu kesin. Aksan için özel bir çalışmanız oldu mu?

Başarılı bulduğunuz icin teşekkur ederim.  Bütün ekip aksanlı oynamamın şart olduğunda hem fikirdik ama  ben çok zorlanacağımı düşündüğüm için uzun sure bocaladım. Prova dönemimizin de kısa olmasi nedeniyle beni çalıştıracak yetkin bir aksan koçu bulamadim, internetten bulabildiğim malzemelerle tek başıma calistim, bir sure sonra her kelimenin nasil soyleneceginden cok dilin müziğini sindirmenin daha dogru olacagini kesfettim ve benim icin sureç kolaylaştı. Prömiyere 10 gun kala Tilbe Saran’ın yönlendirmesi ile Rus oyuncu Maria Akgullu’ye yaptıklarımı gösterdim ve yüzde doksanini aştığımı söyledi, önerilerde bulundu ve Rusça konustuğum bölümlerde bana yardımcı oldu.

Dijana’yı canlandırmadan once hiç bir hayat kadını ile görüştünüz mü ya da  bu ihtiyacı hissettiniz mi?

Görüşmedim, açıkçası bu ihtiyaci da hissetmedim. Prova sürecinde hayat kadınları, Ukrayna ve Moldovya’dan ülkemize getirilerek pasaportuna el konulup fuhuşa zorlanan kadınlarla ilgili araştırma yaptım. Bu anlamda çok ciddi bir sey soyluyor bu tekst ama ben temelde bir aşk hikayesi olarak görüyorum bu teksti. Djana harika bir hayata ve erkeğe kavuştuğunu zannederken , en sevdigi insanin onun uzerinden para kazanmasina maruz kaliyor. Sonsuza dek sureceğini sandığı aşk büyük bir aldatılma ile son buluyor. Tanıdığımız hemen her tür kadının yaşayabileceği türden bir aşk ve aldatılma hikayesi. Bedel her ilişkide bu derece ağır ödenmiyor mutlaka  ama dozu ne olursa olsun temelde ayni hayal kırıklığı ve acı var aslında. Sevdiğin ve güvendiğin birisi tarafından kandırılmak.

Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi’yi bu sezon başka nerelerde izleyeceğiz?

Ocak ayında Eskisehir, Bursa ve  Ankara‘ya turne yapacağız.

Bir sonraki sezon için üzerinde çalıştığınız, sahnelemeyi düşündüğünüz başka bir oyun var mı?
               
Yok.

Tiyatro için söylenen ……………’yı klişe buluyorum dediğiniz şey nedir?

“Sahne kutsaldır”. Her tür fanatizme, şövanizme  tepki duyduğum için, bu tarz yaklaşımlar da beni etkiliyor. Herkesin kendi meslegine duydugu sevginin oranina saygI duyuyorum, ama “Herkes sahneye cikamaz, sahnede  boyle davranIlmaz, sahne bunu kabul etmez, dünyanin en saygin, en kutsal isini yapiyoruz” benzeri cumleleri  klise buluyorum.  Yine dolaylI da olsa benzer bir bakis acisinin urunu oldugunu dusundugum
” Bu oyunun mesajı ne” cümlesini cok klişe buluyorum. InsanIn hayatını değiştiren oyunlar olduğu bir gercek, ama bunun bir  misyon oldugunu düşünmüyorum.

Özellikle beraber oynamak istediğiniz bir oyuncu var mı?

Beraber oynamak istediğim cok oyuncu var. Büyük bir kismi ile oynama şansım oldu, hala da oynuyorum, bir kısmı ile de uygun tekstler bulup bir araya gelmek için hayal kuruyorum.

Sinemada desem peki? Sizi bir daha görebilecek miyiz beyazperdede?

Sinema yapmak istiyorum. Cok güzel bir proje var, umuyorum yaz sezonunda hayata geçmiş olacak.

GÜCÜN VAR MI İZLEYİCİ BÖYLE ‘BULANIK’ SULARDA DOLAŞMAYA?

 

Geçen sene Kainatın En Hızlı Saati’ni izleyerek tanıştığım Sıfır Nokta İki; nezdimde aldığı umut vaad eden tiyatro ödülünü ‘en çalışkan ve üretken tiyatro’ beratıyla takas etmiş durumda. Futbolda şikeyi anlatan AUT, Deniz Türkali, Sezgi Mengi’li Limonata derken Engin Hepileri rejisinde, Deniz TÜRKALİ, Erkan AVCI, Erkan PEKBAY, Defne HALMAN, Cengiz BOZKURT, Yeşim KOÇAK’ın oynadığı Bulanık’ı izleyince hem kendim hem de tiyatro severler adına duyduğum sevincin tarifi imkansız.

Bulanık, daha önce iki oyununu (Punk Rock ve Pornografi) DOT’ta izlediğimiz Simon Stephens’ın kaleme aldığı bir oyun. Engin Hepileri’nin titiz ve ‘vuran ama öldürmeyen’ rejisiyle soluksuz izleniyor. Deniz Türkali ve Erkan Avcı’nın oynadığı bölümde elini kolunu nereye koyacağını bilemeyen anne Deniz Türkali’nin tedirginliği bizim yüzümüzden okunuyor. Porno filmlerde oynadığını ilişkisi olduğu öğretmene itiraf eden çocuk koruma bölümünde çalışan polis rolündeki Defne Halman, ve adeta günah çıkarma seansı yaptığı sevgilisi Erkan Pekbay’ın aralarındaki gerilim sizi ellerinizle oynar duruma getiriyor. Ve son bölümde Yeşim Koçak’la Cengiz Bozkurt’a kelimelerin- en azından benimkinin- kifayetsiz kaldığını söylemem lazım geliyor. 3 farklı konu, 3 farklı sahne ama hissedilen aynı, hissettiklerimiz hep aynı. Görmezden geldiklerimiz benzer, bana dokunana yılan dediklerimiz, dokunmayana edebi hayat dilediklerimiz maalesef hep aynı. ”Bu bulanık suyun altında kimbilir kaç ceset var?” deniyor oyunda. Kim bilir bilmiyoruz ama kimsenin bilmek istemeyeceği kesin

Sınır ihlalleri… Gözümüzü yumduğumuz onca şeyden sadece biri. Hani açınca yokmuş gibi. Ama aslında belki de en tehlikelisi. Zaaflarsa en beteri… Eyleme dönüşeni, dönüşemeyeni ve dönüşünce neler neler olacağını tahmin bile edemeyeceğimiz halleri mevcut. Hepsi de bu 6 oyuncu tarafından ‘Bulanık’ta haykırılmakta.

Haykırmak demişken ‘Bulanık’ bağırmadan da haykıran bir oyun. Derdini anlatan, boğazınızdaki büyük düğümleri küçücük sahnesinde oluşturan bir oyun. Kanımız donmuyor belki ama içimiz çekiliyor, çünkü bu oyun yüzümüze vurmuyor, Engin Hepileri’nin de pek güzel beyan ettiği gibi kalbimize işliyor. Unutmadan oyunu izlerken oyuna ‘İngiliz’ kalmadığımızı, evrenselliğin damarımıza işlediğini de belirtmek gerekiyor.

Bulanık’ı bu sezon boyunca İkinci Kat’ta izleyebilirsiniz.

www.ikincikat.org  

Van’dan yeni dönen bir doktorun izlenimleri

Van’dan yeni dönmüş biri olarak, bazı şeyleri paylaşmak istedim. Her ne kadar sağlık hizmeti verildiğine ve ihtiyaçların giderildiğine dair söylemler olsa da hiçbiri gerçeklerle bağdaşmamakla beraber, Erciş’e gelen yardımlar Erciş’ten Van’a gönderildi, çünkü Van’da yeterli stok bulunmamaktaydı. İnternet sitesi hala aktif görünen http://www.veah.gov.tr/ Van Eğitim Araştırma Hastanesi çarşamba akşamı yaşanan depremde hasar görüdüğü için bütün hastalar başka yerlere nakil edildi, yani hastane tamamen boşaltıldı. Bu hastanenin açılışı 5 ay önce gerçekleşmiş, şu anda temelinde bir sorun olup olmadığına dair kesin bir bilgiye sahip değilim ancak , çarşamba gecesi hastaların hastaneden dışarı çıkartılması sırasında-unutulmaması gereken burda ameliyattan yeni çıkmış hastalar, küvezde bebekler- sorunlar yaşanmış olup, dışarda elektrik sorunları nedeniyle ve nakil sırasında ölen hastlar olduğu. Göçük altından çıkarılanlara ilk müdahele için dışarda bir acil müdahele çadırı kurulup hepsi nakil edildi, çünkü Van’da müdahele yapabilecek bir hastane yoktu. Şu anda sadece bir hastane yarı aktif olup, onun dışında şehirde  ulaşılabilecek birinci basamak sağlık hizmeti bulunmadığından gönüllüler dahil bir çok kişi artan soğukla beraber doktora veya ilaca ulaşamamakta. belediye ve sendikalar organizasyonunda duruma müdahele edilmeye çalışılmakta ve bu açıdan bir çok gönüllü ile açıklar giderilmeye çalışılmakta. Ancak yapılan açıklamalarla kendimizi avutmayalım, Van’da durum iki hafta önceye göre çok kötüleşti.